3 Mart 2026 Salı

Reset: 6

Bugün üçüncü ayın, üçüncü günü. Bu tür tekrarlamalara siz de sevinenlerden, bunda bir tür uğur bulanlardan mısınız? Yaklaşın o zaman. Bir gizli cemiyetin üyeleri sayılabiliriz. Öyleyiz de esasında, şu devirde blog okuyup, ona yorum yazan kaç kişi kaldık şunun şurasında. Şairlere güvenebiliriz. Az olan tarafta olacağız çağrılarına kalpten bağlanabilir, inanabiliriz. 

Sabah kızımı bıraktım. Hava azıcık sisli ama şurup gibi. Soğuk ama üşütmeyen, rüzgâr olmadığı için insanın içini titretmeyen bir hava. Aman dedim, boş ver çarşı işini kordonda yürü, sonra gidersin, başka bir gün. Baktım birileri martıları besliyor, doğru o tarafa yöneldim. Güvercinler ve martıların ekmek kavgasını, paytak paytak yürümesini izleyeyim, kuğuldamasını, kanat çırpışlarını dinleyeyim ve içime iyimserlik dolsun istedim. Yavaş yavaş yaklaştım. Çıkardım telefonumu. Bastım kaydet tuşuna. Yanımdaki yaşlı bey, "Yaklaşma!" dedi. Korkuluk numarası yaptım, kuşlar ve yaşlı bey için. Sonra sanki bir ekipmişiz gibi, ikinci komut geldi. "Yaklaşalım." Bu komutu da almadım. Yeterince kayıt almıştım. Sırtımı döndüm ve yürüdüm. Kamera arkamdan izlese, güzel bir Avrupa sanat filmi olabilirdi. Ben yürüdükçe kuşlar kanat çırptı, suya düştü tüyleri. Ben başka bir şairi hatırladım, ülkesi bombalanan, masum insanları ölen şimdi. 




"Denizin bittiği yerdeki göğün mavisine inanırdım

Bir de ensemdeki dövmeye inanırdım

Kuş ölür, sen uçuşu hatırla."

İnanmak güzel şey. Hayatın her gün yeniden başladığına, dün ne olursa olsun bugünün yeni bir hediye olduğuna, geleceğin belirsizliğinin hediyelerine, şahane insanlarla tanışacağımıza, uzun sofralar etrafında yeniden toplanacağımıza, leziz sohbetlerle doyacağımıza inanmak güzel. Her sabah kordonda kısa yürüyüşüm inancımı arttırmak için. Boşuna değil denizi, martıları, karabatakları, güvercinleri izlemem, insanların sessiz, sakin yürüyüşlerine tanık olmam. Hepsi yaşam dolu, canlı. Hafta içi sabahları oturduğum o zincir Amerikan kafesi, içinden yükselen sevdiğim melodiler ve davetkar kahve kokusu, baristaların çalıştırdığı makinelerden çıkan sesler, popolarını gördüğüm o iki cüce heykeli, kızımın küçükken onların yanından geçerken durması, bakması, aynı boyda olduğu günleri hatırlamam, dün gece Sani'ye sarılmak için yatağıma gelmesi, tek, çift, üç ve dört basamaklı uğurlu sayılarını sayması ve benim her birini kendime yontmam, uyku öncesi küçük, kısa bir bağlantı, teslim olmak uykuya ve yeniden uyanmak küçük, basit ayrıntılar, hepsi inancımı tazeliyor. Dün yaptığım, bugün ve yarın yapacağım şeylerin hevesi beni ayağa kaldırıyor. Yeniden, yeniden. 

Bir süredir dövme yaptırmak istiyorum. Bedenimdeki dövmeye ben de inanabilirim o zaman. Sembolüm belli, nicedir. Karahindiba, birkaç tohumu rüzgârla sağa sola uçuşuyor. Karahindiba benim için umudun sembolü çünkü. Wolfgang Bochert'in Karahindiba öyküsünü okuduğumdan beri daha güçlü bu imge. Yıkıntı edebiyatının önemli temsilcisi bu kısa, çarpıcı hikâyesinde bir siyasi mahkûmun avluda gördüğü karahindiba çiçeğini, ona tutunmasını, yaşamla kurduğu umutlu bağı gösterir. En zorlu koşullarda bile hayatla bağımızı sürdürmenin, umudu korumanın bir yolu olduğunu anlarız bu öyküyle. Karahindiba bu öykü için mükemmel bir seçimdir çünkü ilk bakışta sıradandır.  

Bahçıvanın gözünde yabani, çocuğun gözünde sihirli, rüzgârın gözünde emanettir. Direnişini sıradanlığın arkasına saklayandır. Kaprisli değildir. Yerim dar, yenim dar demez. Toprağın en sert çatlaklarından çıkar. Kimse ona özel bir yer açmaz. Gübreli saksılar, düzenli sulamalar istemez. Asfalt kenarında, kaldırım aralığında, rüzgârın savurduğu yoksul toprakta bile kök salar. İşte umutlu direniş tam burada başlar: Koşulların uygun olmasını beklemeden var olmak.

Sarı başıyla güneşe benzediği an, umut hâlâ köktedir. Ama gerçek metafor dönüşümü, çiçek solup beyaz bir küreye dönüştüğünde başlar. O beyaz tüylü küre, aslında bir vedanın estetiğidir. Karahindiba, tutunmayı değil, dağılmayı seçer. Kendi merkezini bırakır, kendini rüzgâra teslim eder.

Direniş burada pasif değil, bilinçlidir:

“Burada kalamayacaksam, çoğalarak dönerim.”

Bir üfleyişle dağılan tohumlar yenilgi değil, stratejidir. Her biri yeni bir başlangıcın ihtimalidir. Karahindiba, tek bir yerde güçlü olmayı değil, her yere yayılmayı seçer. Umut, merkezde yoğunlaşmaz; yayılır, çoğalır.

Metaforik olarak karahindiba şunu söyler:

Bazen direnmek, kök salmak değil; gerektiğinde dağılmayı göze alabilmektir.

Bazen umut, tutunmak değil; bırakmayı bilmekle başlar.

Ve belki en önemlisi:

Kimsenin değerli görmediği bir şey, en inatçı yaşam formu olabilir.

Bir ihtimalin ortadan kalktığına kalbimin de, zihnimin de inandığı, mesaj temizliği yaptığım, alan açmak ama en çok da virgülü ortadan kaldırmak için bunları yaptığım sırada, "eğer"i, "belki"yi  bir çapa gibi tutmak yerine karahindibanın dağılmayı göze alması gibi bırakabildiğim bugünlerde bir karahindiba dövmesi sence de yakışmaz mı bedenime? Dokunmak ve inancımı tazelemek için. 

Not: Bir kutlamam var. Bu yazı bloğumdaki 1200. yazı. Tam 12. kez dalya diyorum. Nicelerine...



2 Mart 2026 Pazartesi

Reset: 5

Hafta sonu hava soğuk ama aydınlık ve güneşliydi. Cumartesi çalıştım. Sonra Çan'a gittim, geldim. Akşam evdeydim. Çamaşır katla, kurutla geçti gecem. Araya Younger dizisi serpiştirdim. Pazar günü kahvaltıya misafir geleceği için mutfağı toparladım. Üç, dört aydır kutusunda duran yeni aldığım ve büfenin üstünde duran tencereyi kullanıma soktum. Hayırlı uğurlu olsun. Yeni evimizin salonu ve mutfağı neredeyse eşit büyüklükte. Mobilyalarımızı yerleştirirken salona yalnızca oturma grubu ve kitaplıkları koyduk. Ahşap ağırlıklı, sıcak bir atmosfer yarattık. Yemek masası ve televizyon ise mutfakta. Bir nevi açık mutfak sorunsalı. Yemeğe ya da kahvaltıya misafir gelecekse pişirme faslından sonra derleyip toparlamak da gerekiyor. Cumartesi pazar bununla geçti. İyi de oldu. Uzun ve geç kahvaltı bittikten, kahveler içildikten sonra arkadaşlar uğurlandı. Ben de taytımı giydim. Arabayla parka gitmek yerine evin civarında koşmaya karar verdim. Havalar soğuk gittiği, ben de koşu bandında koşmak istemediğim için güç ve kuvvet antrenmanları yapıyorum ama koşmaya henüz tam anlamıyla başlamadım. Bununla beraber kum saati döndü. Günler eksiliyor. 

Dün çıktım. Aralıklı yürüyüş, koşu ile 35 dakikada 2,5 kmyi bitirdim. Koşarken nabzım hemen yükseliyor, nefesim yetmiyor, birkaç dakikayı aşamıyorum henüz. Ama koşmaya da böyle başlanıyormuş. Yapacak bir şey yok. İşin güzel tarafı ise şu: dikkatim sadece nefesimde ve ritmimde olduğu için başka bir şey düşünmeye yerim olmuyor. Buna bayıldım doğrusu. Her defasında deniz kenarına gideyim, parkta yeşilliklerin arasında koşayım gibi koşulları sağlamadan evden çıkmak ve adım adım koşu süremi arttırmayı hedefliyorum. Haftada en az iki gün. Deniz kenarında ya da ağaçların arasında koşmak, çok daha keyifli olur elbette ama asıl hedefin ritmi sürdürmek, kondisyonu arttırmak olduğunu unutmamalıyım. Yoksa bu da, diğer hedefler gibi varlığını koşulların mükemmel olmasına bağlar. Ben bu konuda biraz ekabirim. Yazmak için uygun şartlar sağlamaya çalışmadım hiçbir zaman. İçimden geldiği zaman, her yerde yazabilirim, kağıtla, kalemle, bilgisayarla, telefonla, evde, işte, otobüste, parkta, kafede, fark etmez. Bir şeyler yapmak için hemen şimdi, olduğumuz yerde, yapabildiğimiz kadarını eyleme geçirmek yeterli. Kum saatinin şakası yok çünkü. Akıyor hızla. 

Cumartesi pazar ağırlıklı evdeydim. Bu saydıklarım dışında bol bol Younger izledim ve diziyi bitirdim. Zor geldi ayrılmak. Yüreğime bir hüzün oturdu. Kurgu da olsa bir süredir hayatlarına eşlik ettiğim, birlikte güldüğüm, üzüldüğüm kahramanları tekrar görmeyecek olmanın yanı sıra Lisa ve Charles arasındaki güven problemine, birbirlerini sevdikleri ve âşık oldukları halde bunu aşamayacaklarını anladıkları o küçük âna, sona bakmak hüzünlü geldi. Kendiliğinden doğal uyumları olsa da, birbirlerinin hayatına katkı sağlasalar da, aralarında aşk, ilham, sevgi olsa da, kendi yollarını tutacakları bilgisiyle bitti dizi. İyi bir kurmacanın bitmesi gerektiği gibi. Her ikisi de younger hâllerinin hayallerinin peşinden gidecekler. Lisa, başeditör oldu, Charles  kendine Yaddoo'ya giderek romanını bitirme izni verdi. Kelsey hayallerine kavuştu. Dizi yine başladığı yerde mahalle barında bitti. Lisa ve Josh ilk bölümdekine benzer bir diyaloğun içine girdiler. Gülüşmeler, kadeh tokuşturmalar, yavaş yavaş uzaklaşan kamera. Çünkü sonsuza kadar yazmak diye bir şey yok. Bir yerde bitecek hikâye. Hem ne diyor Hüsnü Arkan: "Açık bir kapı değildir hayat/yaşlılar bilir/Bir eşikten, bir aralıktan ne gördüyseniz odur." Son öykü kitabında epigraf olarak bu dizeleri kullanan yazar da biliyor, en iyi yerde bittiğini dizinin. Klişeye, ucuz romantizme düşmedi, umutlu, yaşam dolu, herkesin younger hallerinde kurduğu hayallere doğru ilerlerken bitti. Orası da toz pembe olmayacak. İnişler, çıkışlar, kaoslar, trajediler, komediler, hepsi sarmal olacak ve ilerlenecek. Gerçek hayatta olduğu gibi. Yine de küçük bir burukluk var içinde. Geçecek. Hem baharda umutlu olmak gerek. 

Doğa kendini resetledi. Fışkıracak artık canlılık. Dalları tomurcuklar basacak. Baharın müjdecisi nergisler, sümbüller çoktandır tezgâhlarda. Yakında papatyalar boy gösterecek, sonra gelincikler ve en sevdiğim katırtırnakları... Kuzular doğacak, oğlaklar, annelerinin peşinde hoplaya zıplaya koşturacaklar. Çocuklar koşacak kırlarda. Uçurtmalar süzülecek havada nazlı nazlı. Mateniçkalar süsleyecek önce bilekleri, sonra ağaç dallarını. Doğanın uyanışına tanıklık etmek şahane şey. Kucağına kucağına koşmalı. 

28 Şubat 2026 Cumartesi

Reset:4

Perşembe gecesi arkadaşımla tiyatroya gittim. Elma, Labrador, Çimen. Başrollerini Engin Heperileri ve Nergis Öztürk'ün paylaştığı iki kişilik bir oyun. Alzheimer hastası bir adam, ona bakım veren karısı, 50 yıla yayılan bir aşk hikayesi. Tanıştıkları andan, hastalığın ilk, göze çarpmayan belirtilerine, hastalığın seyrinden hasta ve bakım verenin ruh haline uzanan sekanslar gösteren, minimal dekora sahip oyunun bende bıraktığı izleri yazmaya başlayınca fark ettim ki oyun beni etkilemiş ve bir yazı potansiyeli olarak duruyor karşımda, büyüyor düşünceler, çoğalıyor kelimeler sildim Reset 4 başlığını, bitirdim yazımı. Son teslim tarihine üç gün kala, kitap tanıtım yazısı yerine bir tiyatro oyunu üzerine yazmış oldum böylece. 

TDB Dergi'nin (biz TDBD diyoruz esasında) yayın kurulundayım. Hemen her sayıya bir şeyler yazıyorum. Geçen ay Meltem Gürle'nin İrlanda Defteri'nde yer alan bir denemeyi Çanakkale Savaşı'na bağlayan bir yazı yazınca editöre bunu sabit bir köşeye mi çevirsek, içinden Çanakkale'nin geçtiği kitaplara değinen yazılar mı yazsam diye sordum. Sen bilirsin tabi ama kendini sınırlamadan sevdiğin, seni etkileyen şeyleri yazma esnekliğin ve özgürlüğün gitmez mi elinden dedi. Haklısın, dedim ve hayat bu sayı için hiç aklımda yokken bir tiyatro oyunu hakkında yazma isteği sundu bana. Ismarlama yazmamak büyük lüks. 

Bugün öğlene kadar çalıştım. Sonra hayatımda ilk kez Çan'a geldim. Horlama yla ilgili bir kursa gitmiştik geçen yıl. Ben yapmaya başlamadım henüz. Çan'daki arkadaşım bize kurs veren hocaya hasta olarak gitti. Kendi de bir hastasına yapmış. Her iki tarafı da  deneyimlediğinden horlama apareyine ihtiyacı olan bir hastama onu önerdim. Hastayla beraber gittik. Onun ölçüsü alındı. Sonra biz biraz oturduk. Diğer meslektaşları ziyaret ettik. Beşte eve dönmek üzere minibüse bindim. Açtım bloğumu başladım yazmaya. 



Çan'dan Çanakkale'ye giden bir minibüsün 11 nolu koltuğundayım. Tekli koltuk. Sağımda yemyeşil kırlar, küçük tepecikler... Yol dönüyor, beni biraz yol tutuyor. Ekrana bakıyorum, tek tek harflere dokunmak değil alışkın olduğum, klavyenin konforu yok şu anda. Arabayla gelirken yağ gibi üzerinde kaydığımız yol, sallıyor, sarsıyor. Yeniden başımı kaldırdığımda, buğulanan, puslu camı görüyorum. Netlik için elimi kullanmam, bir çember çizmem kafi. Ardına saklanan ağaçlar, bulutlar görünüyor. Her zaman yapmadığım bir şeyi yapıyorum şu an. Kullanmadığım bir yoldan gidiyorum, toplu taşımayla. Konforu sarsıyorum, esniyorum. Hoşuma gidiyor bu. Hep aynı şeyleri yinelediğimiz bir dünyada, kendimi şaşırtıyorum. Sarıldığım genç meslektaşımı düşünüyorum. Benimle aynı fakülteden mezun. Marmaralılar'a özgü kader ortaklığıyla başlıyoruz öğrenciliğimizi anmaya. Bazı şeyler hiç değişmemiş. Bıraksalar sabaha kadar konuşuruz. Başka ortak yanlarımız da var. Yirmi yıl önündeyim onun meslekte, on iki yıl annelikte. Çıkarken sarılıyorum ona. Birkaç sıradan cümlede gördük. Yaralarımız aynı. Ondan hissettiğim sempati. İlk fırsatta onunla buluşmak ve her şey daha kolay olacak demek istiyorum. Hiç kurban gibi değil, mağdur hiç değil, pırıl pırıl genç bir kadın, neşeli, enerjisi yüksek. Yine de yoruluyordur, zaman zaman hayat zorluyordur. Birinin geçecek demesi iyi gelmez mi hiç insana? Gelir elbette. Yazın hep beraber gittiğimiz yemeği hatırlatıyor, kimseyi tanımadığı halde, iyi zaman geçirdiğini söylüyor. Öyledir, eminim çünkü insan iyi gelir birbirine. Her tanışma beraber yol alma ihtimalidir. Her yolculuk ise düşünme fırsatı. Yolum bitmek üzere. Verimi de bu. Keyifli okumalar... 



26 Şubat 2026 Perşembe

Reset: 3

Reset yazılarını iki günde bir yazarak, böyle bir ritim tutturarak sürdürebilirim diye düşünmüştüm. İlk iki yazının ardından pause düğmesine basılmış gibi oldu. Yazmaya başladığım bir taslak var, esasında, bunun haricinde. Yarıladım ama bitiremedim. Yazıyı paylaşma aşamasına gelmedim. O konuların üstünden de atladım, geçtim. Geri dönesim yok. Mevlana haklı. Dünle beraber gitti, ne varsa, düne dair, bugün yeni sözler söylemek gerek. 
Asıl gündemime geçmeden önce kordondan kareler ekleyerek güncelliyorum, sevgili Leylak Dalı için, unutulmaz Çanakkale gezisinin anıları canlansın diye.  







                                                                                 *

Masumiyet Müzesi'ni izledim. Kitabı çok uzun yıllar önce okumuştum. Füsun'un trafik kazası geçirip öldüğü gelmemişti hatırıma ama Kemal ile beraber evde Grace Kelly filmi izledikleri sahnede ah dedim, geliyor gelmekte olan. Hatırlarsınız, Füsun oyuncu olma hayaliyle Kemal ile yeniden temasa geçer, Limon Film kurulur ama çok istediği oyunculuk hayaliyle ilgili hiçbir gelişme yaşanmaz. Feridun kendi yolunu çizerken Füsun iyice eve kapanır. Güzellik yarışması, üniversite, oyunculuk hiçbir hayalini gerçekleştirememiş, yaşama tutkusu adeta kanından çekilmiştir. Evde oturup yemek yiyip televizyon izledikleri esnada Grace Kelly'nin araba kullanmasına duyduğu hayranlıktan bahseder. Araba kullanmayı özgürlükle bağdaştırır. Sohbetin bir yerinde Grace Kelly'nin filmin çekildiği yerde, bir sene sonra araba kazasında öldüğünü söyler. Kemal ile direksiyon dersleri başlar. Hayalini kurduğu şeylerden yalnızca araba kullanmayı başarır ancak kendi kullandığı arabanın yoldan çıkmasıyla ölür. Belki de seçimi ele aldığı yegâne şeydir, hızlanmak, frene basmamak... Çok net değildir veriler ama böyle yorumlamak da çok yersiz kaçmaz. Dizi üzerine çok yazılıyor, yorumlar yapılıyor, parodiler çekiliyor. Yığınla reels gördüm. Kimi komik, kimi yavan. Ben dizide en çok Sibel'i sevdim sanırım. Oyunculuğunu, kendini zarifçe taşımasını, Kemal'e yardım çabalarını, olmadığını anladığındaki haklı, kararlı, tutarlı, zarif isyanını ve özsaygısını yitirmeden zerafetle kendi yoluna gitmesini, seçim yapmasını ve mutluluğu yakalamasını... Sevgili Neslihan'ın reset yazısında dediği gibi: "It takes two to tango." Kesin bilgi!
                                                                       *

Hamnet'i de izledim. Görüntülere bayıldım. Jessie Buckley'in oyunculuğuna da. Filmin konusu gerçeği mi yansıtıyor, bilmiyorum. Tarihçiler arasında da William Shakespear'in hayatına dair net veriler yok. Bununla beraber bu tahmin, gerçekçi kurgu filmin yas ve yeniden yaratım sürecine dair kuvvetli sözler üretmesine vesile olmuş. Büyük büyük sözler söylemeden, bağırmadan, trajediye yaslanmadan diyeceğini anlatıyor, izleyiciye de aktarıyor. Ben Shakespear'ın baba Hamlet'in hayaleti rolüne çıkmasını metaforik anlamda etkileyici buldum. Oğul Hamlet'in sahnede ustaca kılıç sallaması, evlat Hamnet'in babasıyla sahneye çıkma arzusunu gerçekleştirmesine yordum ve avundum. Zehrin kanına karışması sonucunda can veren Hamlet'in ardından oyunun "and the rest is silence..." cümlesi daha da dokundu bana. Çocuk kaybının ardından ebeveynlik halleri bu olsa gerek diye düşündüm. Kitabı okumadım. Okumayı da düşünmüyorum. Film beklentilerimi karşıladı. Bu da yeterli. 
                                                                     *
Hamnet için avmye 20 dakika kadar erken gidince D&R'a girdik. Raflar arasında gezinirken Onur'un (Çalı) yeni deneme kitabı Mahsus Selam'a rastladım. Arkadaşım selam vermiş, almayayım mı? Onur'un Parşömen'e düzenli olarak yazdığı Dünlük'leri duymayan var mı? Yazar, günlüklerine dünlük diyor çünkü yazıp bıraktığımız anda geride kalıyor, düne ait oluyor ama geçerliliğini kaybetmiyor. Okumayı, yazmayı, film izlemeyi, eski yazarların günlüklerinin, denemelerinin peşine düşmeyi seven bir yazarın günlük hayata dair notlarını okumak, ayak üstü sohbet etmek gibi biraz da. Ben severek okumaya başladım. Hatta, reset serisiyle beraber giriştiğim zihinsel detoksumun yakıtı oldu. Şöyle: Ben başak burcuyum efendim. Düşünmek, aşırı düşünmek, veri yetersizken bile analiz etmek benim ata sporum. Kendimi aynı düşünceler içinde geviş getirirken buluyorum sık sık. Veri sahiden yetersiz. Bir duvarın önündeyim. İçeriden sızan tek ses yok ve ben düşünerek duvarın arkasında ne olacağını bulmaya çalışıyorum. Öyle bir hâl. Böyle resmettim ki, çıkayım bu düşünce sarmalından, sessizliğin de bir cevap olduğunu kabul edeyim. Düşünceler, insanın bir sandığa kilitleyip üzerine fil oturtabileceği ve sonsuza kadar kaybedebileceği bir şey değil. Bir ezgi, bir sosyal bağlantı, bir soru, günlük hayatın içinde küçücük bir an, geliyor, bazen özlemle, bazen kayıp hissiyle, bazen ezici, bazen yorucu, bazen sakin bir kabullenişle ama geliyor, illa ki, orada didişmeden gördüm seni, diyerek, verinin yetersizliğini kabul ederek ve kendi hayatımın akışının ritmine uyarak, birkaç sayfa daha okuyarak,  sürdürüyorum detoksumu. İyi de gidiyor. Kötü kişi olmuyorum bu sayede kendimle. 
                                                                       *
Reset serisi başlamadan kısa süre önce son verdiğim bir ilişkim var. Bir arkadaşımdan evde reformer pilates dersi alıyordum. Dağınık, esnek program beni birkaç kez zorladı. Yeni bir seçim yaptım. Üç ay fitness üyeliği yaptırdım. O süre dolarken arkadaşım işinden ayrıldığını, evdeki dersleri sürdüreceğini söyledi. Yeniden başladım ve yeniden hemen ikinci, üçüncü derste aksaklık belirdi. Saat konusunda anlaştığımızı sanıp aslında sözleşmediğimiz gerçeğiyle karşılaştım. Ders saatine 40 dakika kala. Sen yanlış anladın ile başlayıp uzun uzun paragraflarca süren açıklamalar karşısında çok şaşırdım. Çünkü antrenör-danışan arasındaki diyalog kusura bakma yanlış anlamışız birbirimizi dersi ne zaman yapalım ile sürmeli ve hızla yeni bir saat belirlemeliydik. Ben o gün, üzerimde de tayt olduğu için doğruca parka gittim. Hem hareket etmeye hevesli ve hazır bedenimin ihityacını karşıladım hem de bunca suçlama karşısında şoke olmuş, uyarılmış sinir sistemimi regüle ettim, ağaçlara bakmanın, kuş seslerini dinlemenin,  şehrin uzamış bitki çitlerinin ardına saklanmasının, insana iyi gelen, sakinleştiren bir yanı var. Yürüdüm. Durumdan uzaklaştım. Sonra konuya mecburen yeniden yaklaştım. Çünkü söylenen onca sözün üzerine sessiz kalmıştım, bir seçim yapmak ve deklere etmem gerekiyordu. İyi kötü, haklı haksız, hoşgörülü hoşgörüsüz duailitesine girmeden, düzenli hareket etmek istediğimi, bu stratejinin benim için işlevsel olmadığını, emekleri için teşekkür ettiğimi söyleyerek bitirdim bu bağı. Sınırlar ve sabrım üzerine de düşündüm sonra. Bazen, çoktan bitmesi ya da en azından sınırlandırılması gerekeni bitirmediğimi, sessiz kaldığımı fark ettim. Buralar yeni fark etme ve büyüme yerleri benim için. Bu gece deneyimledim daha, çok yeni. Duygusal olarak kışkırtma ve duyguları yükseltme alanında ihtisas yapmış, hayatımda artık etkin olmayan biri ile işbirliği yapmak üzere bir aradaydım. Bir de baktım teşhis koyuyor, suçluyor, bu algı için alan tutuyor ve bunu eskiden bildiği yerden yapıyor. Eski verilerle konuşuyorsun, dedim ve sustum. Bu kadarı yetti ezberi bozmaya. Yeri geldi, bir andan ve anıdan bahsetti, kendi davranışıyla ilgili bir örnek tutarak. Pası aldım, yeri gelmişken o günkü davranışın nezaketten uzaktı, hoş değildi, dedim. Bir telafi beklediğimden değil, duygularımı muhataplarına söyleme konusunda yol katetmek istediğimden. İşte bunlar hep yeniden yapılanma. Reset yani.
Kavganın ortasında yılgınlığa kapılmadığım, yüreğimi karartmadığım, hikâyeyi satın almadığım için memnunum, gururluyum. Üzerine bolca yargı etiketi yapıştırılmış o paketi almadım. Evime, iç dünyama taşımadım. Yolda arkadaşlarıma uğradım. Kısa bir sohbet, çay molası aldım. Kendimi ağırladım, düzenledim ve eve vardım. Her moladan ve yeniden yapılanmadan sonra insanın vardığı yer kendisi ve evidir zaten. O zaman temenni tek ve biricik. Bugün yolunuz eve çıksın hep eve. 









19 Şubat 2026 Perşembe

Reset: 2

Ramazan geldi. Yeniden. Bugün ilk gün. 

Birkaç gündür yumurta kapıya dayanıncacılar giriyordu, günlük akışa, son dakikaya bırakılan diş çekimleri, şunu hallet de gerisi bayramdan sonraya kalsınlar... Bilirsiniz işte, her zamanki denge kurma işleri, önceliklendirmeler... 

Ramazan bedenle, zihinle, dille yeniden, daha özenli bağ kurma zamanı bana göre. Detoks zamanı, sadeleşme, içe bakış zamanı. Bu yazıların, hatta başlığın zamanlaması, içeriği öylesine belirlenmiş değil. Sevgili Neslihan'ın içeriğini belirleyip davet ettiği Reset serisinde ben de içe döneceğim, yavaşlayıp kendimle yeniden bağ kuracağım. 

Bir süredir yapmaya başlamıştım esasında. Beni heyecanlandıran, heveslendiren bir yeniden tanışma vesilesiyle aralıklarla kendimi yokluyorum son aylarda. Tutkuya, dürtüye, isteğe kapılmadan, sürüklenmeden, dengemi, odağımı yitirmeden, bu heyecanı bir yakıt olarak hayatıma almayı, fitilini tutuşturduklarımla kendim olmayı, merkezimde kalmayı, objektif bir yerden gözlem yapmayı deniyorum. Her temas ve temassızlık iz bırakıyor. Duygularımın, ihtiyaçlarımın farkındayım, onların ilettiği mesajı alıyor ve fakat sağduyumu bir kenara bırakmıyorum. Hayatın bana bu konuda fazlaca  vaadi yok, anlıyorum. Her zaman kazanacağız ve muradımıza ereceğiz diye bir şey yok. Öyle değil mi? Hoş bu kazanma/kazanmama meselesi değil. Daha çok zamanlama ve uyum meselesi. Burada eşzamanlılık yok gibi duruyor. Yine de başladığımdan daha iyi bir yerdeyim. Yeniden sevebilme ihtimaline kendini açan cesur kalbimden öpüyorum ve daha derinden kurduğumuz, daha hakiki bağa bakıyorum. Romantik olmayan bir yerden, yeniden, ilk kez kurduğumuz, doğrulttuğumuz o bağ, sahici olan sayesinde daha iyiyim, neşeliyim, canlıyım. Daha kolay harekete geçiyorum. Daha az üşeniyorum. Dava hevesliyim ve de coşkulu. Biraz da hassas. Bu yüzden  bazı şarkılar daha çok dokunuyor kalbime. Sözleri can evimden vuruyor. Bir daha dinliyorum, bir daha, bir daha. İşte onlardan biri: 


Bir yabancıyı kıymetliye çeviren hayat karşısında şaşıp kalıyorum. O her şeyi başlatan ilk ânı hatırlamaya çalışıyorum. Nereye kadar gidebilirsem artık. Bir yerde sezmeye başlayınca verdiğim değeri, içimde duyduğum  daha yakından tanıma hevesini, daha bilerek, fark ederek geçiyor dakikalar, damla damla doluyor, sızıyor günlerimden içeri, beraberinde şarkılarla... İçeride kocaman bir sıçramaya vesile olduğunu fark ediyorum, ufkumu açtığını, kalbimi genişlettiğini... İlk cemre de düştü. O zaman hoş geliyorsun bahar, sonra da ver elini sarı, sıcak yaz.

17 Şubat 2026 Salı

Reset:1

Bugün 17 Şubat. Yeni ay ve güneş tutulması zamanı. Uzmanlar, türlü yorumlarla bezedi internet alemini. İnstagramda haftalardır müjdemi alıyorum. Başak, İkizler, Balık, Yay yaklaşın diyen onlarca videoya rast geldim, izledim de bir kısmını. Çünkü vaat güzel. Derler ki, sınandığım, zorlandığım, ne varsa geride kalacakmış. Tecrübelerimi cebime koyup çıkmışım. Jung'un yineleme takıntısını duymuşum yıllar evvel, ders alınana kadar tekrar edilirmiş. Önüm ferah madem astrologlara göre, almışım demek ki dersleri, çizmişim sınırları... Yolum açılmış, bir küheylanın sırtında şaha kalkmış gidiyorum. 

Bilmiyorum tabi. Bunlar yorum. Bir çeşit teselleme daha doğrusu. Zamanın yalnızca bedende iz bırakıp boş boş geçmesini istemiyoruz elbette, değiştire değiştire, büyüte büyüte taşısın bizi ileriye istiyoruz. Bunca yıl, ben de değiştim pek tabi. Bıraktığım yükler var. Fırtınayı hisseden inek çömelirmiş, ben çömelemedim, diklendim durdum hayata, yordum kendimi boşu boşuna diyebiliyorum. Korkular, alışkanlıklar, tutunmalar, kaygılar, bilirsiniz işte.

Dün annemin doğum günüydü. Yemekten sonra eve dönerken laf lafı açtı, annelerin tuhaf inançlarına dayandı. Alaycı gülümsemem dondu yüzümde. Merak ettim. Kızım beni nasıl görüyordu. Sordum. Korkuyorsun, dedi, her şeyden korkuyorsun, köpeklerden, inşaatlardan, insanlardan. Oysa benim ilk aklıma gelen onun hasta olmasından korkmamdı. Ah o ıslak saçlar, ince kıyafetler... Kızım haklı belki. Korkularım çok. Belirleyici de üstelik. Ama bilmediği otomatik pilotta yaşamaktan çıkmak için dikkat kesilmem, yenilenmeye çabalamam... 

Geldik, bağlandık şimdi bu ayın temasına. Re-set. 

Aslında her sabah yeniden başlıyoruz. Uykudan her uyandığımızda yeniden başlamak için bir fırsatımız var. Bu sabah hayat bana cömert ve iyi davrandı. 



Evden çıktım yumuşacık yağmur damlaları karşıladı beni ve çifte gökkuşağı. Arabaya bindik. İlk ışıklarda biriken araç yığınını görünce sezgime kulak verdim. Her zamanki gibi sola dönmek yerine trafiği by-pass edecek bir yola saptım ve bingo! Kızım bu huyuma kızıyor bazen, "İstanbulluluk yapma!" diyor. O bakışı fırlattı sabah ama utanmadım, gocunmadım. Verileri yeniden hesapladım ve daha hızlı bir yoldan gittim, iç navigasyonum sayesinde. Kızımı bıraktım ve kordonda yürüdüm. Ne çok hızlı ne çok yavaş. Önemli olan ritmi korumak. Her gün hareket etme ritmini. 



Hava kapalı, deniz grimsiydi. Kapalı havaya has o rengi, bilirsiniz. Gökyüzü mavi ve ışıl ışıl olmadığında, büründüğü o rengi. Sade, sessiz, nötr. Ama yine de orada, canlı. Martılar pike atıyor, karabataklar süzülüyor. Bir tanesinin serenadına şahitlik ettim. Balıkçı teknelerinin sıralandığı iç limandan taşa çıktı, kanatlarını açtı, büyüdü, çığlık çığlığa. Ben gördüm, bir başkası daha. Durduk ve izledik. Kulak tırmalayan sesine şaştım kaldım. 

Yeniden başlayan gün, damla damla doluyor kovamıza. İçinde ne topladığımız biraz da bize bağlı. Bu seçim gücü, elimizdeki en büyük güç, bu sahiden. Başka bir şey değil. Bir küratör gibi dizdiğimiz anlardan ibaret yaşam. Bugün bir arkadaşımla bazı atanmış ilişkilere yerimiz olmadığından bahsettik, kendi örneklerimiz üzerinden. Olaylar farklıydı ama öz'ü aynıydı. Bu koşullar altında bu bağ ancak bu kadar kurulur demek ve bunu iç sıkıntısına, yürek burgusuna çevirmeden, suçluluk hissinin boğaza dolanmasına izin vermeden buraların üzerinden atlamak ve yola devam etmek, ritmi sürdürmek... 

İşte bir güne sığanlardan küçük bir kesit. İçsel olarak iyiyim, huzurluyum. Papatya çayımı yudumluyorum, bir bölüm daha "Masumiyet Müzesi" izlemeden eşzamanlı Reset yazılarının ilkini bitirmeyi hedefliyorum. Reset deyince, yeniden kelimesini dolayınca dilime "Yeniden de Sevebiliriz" şarkısıyla bitirebilirdim ama sevdiceğim Erol Evgin söylüyor kelimelerimin üzerine üzerine, o güzelim sesiyle. Öyle çok sevdiğim, unutamadığım anları hatırlıyorum, bu şarkıyla beraber . Bir kısa kahve molasının, bir doyumlu sohbetin, bir yürüyüşün unutulmaz hatıralarını hatırlıyorum, genişleyen zamanları, iyi ki'leri. Hiç bitmesin istediklerimi... 






14 Şubat 2026 Cumartesi

Yine de ölmez insan*

Bugün14 Şubat. Eksik ayı yarıladık. Bahara doğru yürüyoruz. Beni sorarsan iyiyim. Kış uykusuyla uyanıklık arası bir yerde, daha çok ev içlerinde. Her gün yürümeye çalışıyorum. Bazen yağmur, çamur beni yolumdan alıkoyuyor. 
Evim imara açılan yeni bir bölgede. Civardaki inşaatlar sürüyor. İki yol siteye çıkan. Biri asfalt, diğeri stabilize toprak. Üzerinden geçen kamyonlar aşındıra aşındıra irili ufaklı tümsekler, çukurlar oluşturmuş. Su birikiyor içlerinde. Topoğrafyadan kaçamazsın. Doğu öğretileri, insanı su gibi olmaya davet ediyor. Su gibi dirençsizce akmaya. Akmak kolay iş değil, dostum, neredeyse imkânsız. Zihin denilen bir şey var, tenimizin altında, uşak mı, efendi mi belli değil. Parmağında oynatıyor, yönetiyor bildiğin. Sakin zamanlarımda onun tetikçisi olmamak için antrenman yapıyorum. Kızıştığında işler, hemen davranmıyorum dilime, mesaja, ya da her ne ise o, o anda iletişimi sağlayan. Her zaman mı? Değil elbette.
Benim kedim var. Bugün dört yaşına bastı. Doğum gününü bilmiyoruz. Biz yakıştırdık. 22 Nisan'dı bulduğumuzda, 5 haftalık dedi veteriner, geriye doğru saydık, parmak hesabı. 14 Şubat'la pek işim yok, ne Sevgililer Gününü  kutluyorum ne de Dünya Öykü Gününü. Heyecan ve heves meselesi. Kalmadı bende pek. 
Benim kedi dört yaşına bastı bugün. Umurunda bile değil. Kelimeler çağrışım yapar dostlar, hikâyeleri çağırır, geçmiş deneyimleri, anıları, bazen de şiirleri. Zihnimin koridorlarından bir şiir çıkageldi. Şunun şurasında yarenlik ediyoruz birbirimize. Sen de dinle Melih Cevdet Anday'ı.
Tanıdığım bir ağaç var
Etlik bağlarına yakın
Saadetin adını bile duymaış
Tanrının işine bakın.
Geceyi, gündüzü biliyor
Dört mevsimi, rüzgârı, karı
Ay ışığına bayılıyor
Ama kötülemiyor karanlığı. 
Ona bir kitap vereceğim 
Rahatını kaçırmak için 
Bir öğrenegörsün aşkı 
Ağacı o vakit seyredin.  

Rahatını kaçırmamak lazım ağaçların ve her türlü canlının. Ben rahatını kaçırmamak için kedimin dışarı çıkmasına izin veriyorum. Eski sitede alıyor soluğu. Geziniyor, geriniyor, eskiden yaptığı gibi. Bahçesinde dolanıyor bir villanın. Ahbap olduk sonunda. Bazen bana mesaj atıyorlar burada diye. Gidip alıyorum. Bazen de alamıyorum. Eve gelmek isterse, motor sesini duyduğu anda arabamın ok gibi fırlıyor olduğu yerden. Park ediyorum. Kapımı açmadan daha hop diye zıplıyor ön cama. Görmemişim daha, fark etmemişim geldiğini. Açıyorum kapıyı. Servis ablası ve şoförüyüm kedimin. Canı isterse bulunmak, buluyorum onu. Biz hep bir şeyleri bulduk sanıyoruz ya yanlış, biz bulmuyoruz belki de, onlar bulunmak istiyor. Bulamadığımız çorap teklerine kızmamalıyız. Onlar da kafa dinlemek isteyebilir zaman zaman. Benim kedi de miskinliğini sürdürmek istiyor bazen dışarıda. Kendini korumayı, kollamayı da öğrenmiş kerata, dört yıllık tecrübe. Boru değil. Komşu mesaj atıyor, kedimin saklanmak istediği zamanlarda. "Tuğba Hanım, Sani hep burada. Hava çok soğuk." Hep mi, gerçekten mi? Evdeki kim o zaman? Hep tehlikeli bir kelime, tetikleyici. Kapı kapatıcı, mesafe açıcı... Genellemelerden uzak durmak lazım. Dildeki ustalığı, cambazlığı uyum için, işbirliği için, kaynaşmak için, sevmek için kullanmak lazım, uçurum açmak için değil, kalp kırmak için değil, ara bozmak için değil. Ama unuturuz. Kodlarımıza yazılmış. Çünkü her insan öldürür sevdiğini yine de ölmez insan. 
Bugün 14 Şubat, aşkın, sevginin, hikâyelerin, doğumların, dünyaya gelişlerin günü. Hadi bugün sevdiceklerimizi anarak geçirelim. Bizi büyütenleri, kalbimizi açanları, esnekliğimizi arttıranları, neşelendirenleri ve de ezip geçenleri... Yine de öldüremeyenleri... 




*Başlık Oscar Wilde'ın Her İnsan Öldürür Sevdiğini şiirinden alınmıştır.